Bütün boşlukları kocaman sesiyle ve sonu gelmeyen kelimeleriyle dolduran biriydi. Sesi o kadar yüksekti ki, başka bir şeyi dinlemek mümkün olmuyordu. Dedim: acaba kendini mi duymuyor? Akciğer kapasitesi genişmiş, fazla hava basıp yüksek sesle konuşuyormuş, üniversitede radyo programı yaparken alışmış böyle konuşmaya. Bunu satın almadım. Sonra dedim: acaba duyulduğunu hissetmedi mi?
Evin düzenini aylardır kuramadıklarını, bir türlü yerleşemediklerini anlattı. Gördüğüm en planlı ve güzel evlerden biri bu. Kafasına, gönlüne yerleşemeyen ne vardı acaba?
Kendi sesine es veremeyen, eşyaları arasına iki kişilik yer açamayan hınca hınç dolu, kalabalık bir yalnızlık gördüm. Başkalarını nasıl duyduğunu da merak ettim kendi gürültüsünün içinde.
Konuşmadım, bir dua ettim onlara.
***
Eş. Neye eşlik ettiğini merak ettim o sırada. “Burada mutlu değilim, atölyemde mutluyum. Zaten daha yerleşemedim, şurası şöyle değişecek, burası böyle değişecek…” dedi. Birini “sürekli kendinden bahseden” diye anlattı, sevmediği hasletlerini sıraladı.
Eşini dinleyince, yüksek sesle konuşan adamın durumu açıklık kazandı. Belki bu gürültüsü akciğer kapasitesi ile ilgili değil; görülmemekle, duyulmamakla ilgiliydi.
***
Kendimce tamamlayıverdim bu tabloyu. Muhakkak bilemeyeceğimiz başka sesleri, duyuşları vardı. Bir ferahlık penceresi buluyorlardı birbirlerinde. Görmediğim bir yerden kucaklaşıyorlardı, el ele duruyorlardı.
***
3-4 yıl sonra adamı gördüm. Ortamın gürültüsünde, söylediklerini bazen tekrar ettirecek kadar sakin bir sesle çıktı karşıma. Aynı evde, aynı eşle, huzurlu gördüm bu kez tabloyu. Yüzünün gerginliğini, ellerinin kararsızlığını da bırakmıştı. Ne olduğunu bilemeyecek kadar uzaktık birbirimize; ama çıkmıştı gürültüsünün, yerleşmemişliğinin içinden.
***
İlk gün gördüklerimi şimdi nasıl görürdüm acaba?
Manzaramın değiştiği kadar; gözlüklerim, lenslerim, filtrelerim de değişti. Tabloyu en çok ne etkiledi bilmiyorum.
Onları neşe içinde bıraktım, buna seviniyorum.